fıkranın gerekçesinde; “söz konusu suçun işlenmesi suretiyle mağdurun beden veya ruh sağlığının bozulmasına neden olunması, daha ağır ceza ile cezalandırılmayı gerektirmektedir” denilmiştir.
İlgili fıkranın uygulanabilmesi için cinsel istismar ya da saldırı sonucuna bağlı olarak mağdurun beden veya ruh sağlığında bozulma meydana gelmeli ve sanığın eylemi ile ortaya çıkan sonuç arasında illiyet bağı bulunmalıdır. Mağdurun ruh veya beden sağlığının bozulup bozulmadığı hususunda mutlaka adli rapor alınması gerekmekle birlikte, ruh sağlığındaki bozulmanın sanığın eylemi nedeniyle olup olmadığı tereddüte yer verilmeyecek şekilde tespit edilmelidir.
Mağdurun ruh sağlığındaki bozulmanın suçun doğrudan sonucundan kaynaklanması gerekmekte olup, eylemden sonra ailenin ve çevrenin gösterdiği tepkiler, özellikle de rızaya dayalı ilişkilerde sanığın ilişkiyi devam ettirmemesi veya verdiği sözleri yerine getirmemesi nedeniyle mağdurun ruh sağlığındaki bozulmalardan sanık sorumlu tutulmamalıdır.
Bununla birlikte ceza muhakemesinin en önemli ve evrensel nitelikteki ilkelerinden birisi olan, insan haklarına dayalı, demokratik rejimle yönetilen ülkelerin hukuk sistemlerinde bulunması gereken, öğreti ve uygulamada; “suçsuzluk” ya da “masumiyet karinesi” şeklinde, Latincede ise “in dubio pro reo” olarak ifade edilen “şüpheden sanık yararlanır” ilkesi uyarınca, sanığın eylemi ile mağdurun ruh sağlığının bozulması arasında illiyet bağının bulunup bulunmadığı konusunda oluşacak şüphe sanık lehine yorumlanmalıdır.
Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde;
Sanığın, suç tarihinde yaklaşık olarak 14 yaş 11 aylık olan mağdure ile rızasıyla birçok kez ilişkiye girdiği sabit olan olayda, mağdurenin sanıktan hoşlandığını ve rızasıyla ilişkiye girdiğini beyan etmesi, Adli Tıp Kurumu 6. İhtisas Kurulunun 30.01.2012 tarihli raporunda, hile, şiddet veya zorlama olmaksızın erken yaşta cinsel deneyim yaşamasına bağlı olabileceği gibi olay sonrası gelişen psikososyal stres ve çatışmaların nedeniyle de ortaya çıkabileceği, bunlar arasında tıbben ayrım yapılamayacağı şeklinde görüş açıklanmak suretiyle mağdurenin ruh sağlığının neden bozulduğu yönünde kesin bir belirlemenin yapılamamış olması karşısında, mağdurenin ruh sağlığındaki bozulmanın sanığın eyleminden kaynaklanıp kaynaklanmadığının tereddüte yer bırakmayacak şekilde tespit edilememesi nedeniyle oluşan bu şüphenin sanık lehine yorumlanması gerektiğinden, sanık hakkında 5237 sayılı TCK’nun 103/6. maddesinin uygulanma şartlarının bulunmadığı kabul edilmelidir.